Kitabı anlatacak olursam, günümüz siyasetçileriyle karşılaştırınca çok ama çok uzak diyarlarda hatta Kaf dağının arkasında bir konuyu işliyor. Yani devlet adamlarına yöneticilik sanatına ilişkin bilgiler içeriyor.

Nizamülmülk, Büyük Selçuklu Devleti’nin veziridir ve bu eseri Melikşah’ın isteği üzerine kaleme almıştır.

Bu bilgilerden biraz bahsedecek olursak bir prensin büyük olmasının değil de büyük kalmasının öneminden bahsediyor. Kralların, insanları kulları ve köleleri olarak gördüğü, malın mülkün yegane sahibi olarak gördüğü bir dönemde yazılan bu eserde iktidarın dinsel anlamda bile olsa yetkilerinin kısıtlanmasından bahsediyor olması, bu kitabı değerli kılan özellikler arasındadır. İdeal bir devlet örgütünün nasıl olması gerektiğini, kötü yönetimlerin getirdiği zararları anlatarak yöneticileri uyarıyor.

Yöneticilerin halka hizmet etmesi gerektiği, sulama kanalları açtırması, ulaşım imkanlarını iyileştirmesi, tarımsal faaliyetleri geliştirmesi gerektiğini anlatıyor.

siyasetnameBir Siyaset Bilimi Yüksek Lisans öğrencisi olarak elbette bu kitabı okumam gerekiyordu ama ben de keşke günümüz siyasi iktidarları gibi bu kitabı okumamış olsaydım da cahil kalsaydım zira bu kitap insanın üzerine bir yük bindirecek bir konudan bahsediyor ki aman Allah’ım…

Gözüm ne zaman kitaplıkta bu kitaba ilişse içimde bir ürperti oluşuyor ve o malum konu aklıma gelince siyasetçilerin nasıl ateşten bir gömlek içinde oldukları aklıma geliyor ve hele ki benim ülkemde her gün bir çok canın hakkın rahmetine terörsel faaliyetler ve ihmalkarlıktan ötürü ulaştığını görünce “yöneticilerimizin üzerindeki o ateşten gömleği görür gibi oluyorum”

Neyse o bölümü değiştirmeden direk buraya aktaracağım ki ibret olsun

Rivayet olunur ki, bu fani cihandan göçmezden evvel babasından Abdullah bin Ömer bin El-Hattâb şöyle sual etti: “Babacığım, bir daha seni ne zaman ve nerede göreceğim?” Babası: “Öteki cihanda.” diye yanıtladı. Abdullah, “Daha erken görmek istiyorum” dedi. Babası, “ Birinci olmadı ikinci, o da olmadı üçüncü gece beni rüyanda göreceksin.” dedi. Abdullah, tam on iki yıl babasının sözünü ettiği rüyayı görmedi. Nihayet bir gece onu rüyasında görünce dedi ki: “Babacığım, vefatından sonra üç gün içinde seni göreceğimi söylememiş miydin?” Babası: “ Sevgili oğlum, Bağdat civarında harap halde bir köprü var idi, görevliler de onarımını ihmal etmişler idi, bir koyunun da ayağı oradaki bir deliğe denk gelivermiş de kırılmış. Şimdiye değin onun davasıyla meşgul idim.” diye cevap verdi.

 

Leave a Reply